top of page

Nefret ve Sevinç

Bir sahil kenarında, gecenin denizi örttüğü; martıların çığlıklarıyla gelen esinti içerisinde, bir kış masalı kadar sakin ve dengeli ruhunu hissettiriyordu. Kimi zaman kendi iradesi dışında suçlu bakışlar atıyor, bizim zavallı hasta da bu suçun ortağı olmak için canla başla çalışıyordu. Gözleri gözlerine değince buz kesiliyor, istemsizce bu gözlerin kölesi olan ruhunu azat etmek zorunda kalıyordu. İnsanlığını kaybediyordu onun yanında. Hatta yanında olmayı bırak, varlığı bile koca adamı kelebek misali havalara uçuruyordu. Eğer daha fazla susup onun ruhunu hissetmeye devam ederse sıkılacağını düşünüyor, fakat hoyratça sözler de söylemek istemiyordu. Aslında gündelik hayatında herkesle rahat rahat konuşan, hatta herkesin söylediği tabirle “ağzı laf yapan” adamlardan bir farkı yoktu. Çoğu profesörle bir konu üzerinde tartışabilecek kadar bilgili olmasına rağmen, kızın yanında iki kelimeyi bir araya getiremeyeceğini hissediyordu. Cesaretini topladı, nefesini kontrol altına aldı ve ağzından ilk sözler döküldü:

“Stoacılar hakkında ne düşünüyorsun?”

“Stoa mı?”

Bizim zavallı hasta, saçmaladığının farkında olmasına rağmen konuya aynı yerden devam etmesi gerektiğini düşünüyordu. Çünkü saçmaladığını bir an olsun kendi farkındaymış gibi davranırsa küçük düşeceğini sanıyordu. Ve hiçbir şey olmamış gibi devam etti konuşmasına.

“Evet, Stoa.”

“Yok, Stoacılar hakkında pek bilgim yok. Neden sordun?”

Aslında zavallı hasta, konuyu tamamen kendi hâkim olduğu bir yerden konuşursa hem kızın gözünde zeki görüneceğini düşünüyor, hem de iyi hissetmeye, kaskatı olan bedenini bir nebze de olsa rahatlatacağını umuyordu. Ve cevap verdi:

“Stoacılar bazı dertlere herkes gibi üzülürler fakat bu derde tamamen de bağlanmazlar. Çoğunlukla sakindirler. Kafasına hiçbir şeyi takmayan insanların sakinliği vardır ya, sende de dertsiz bir sakinlik var. O yüzden sormuştum.”

Bizim hasta, fevkalade bir açıklama yaptığını düşünüyor, kaskatı olan bedeni rahatlıyor ve kızın baş döndürücü güzelliğine karşı verdiği savaşı kazanıyordu. Artık rahatlamış bir şekilde kızın ağzından çıkacak sözü sabırsızlıkla bekliyordu.

“İnsanları bir görüşte çözebileceğine inanır mısın?”

Az önceki rahatlığın vermiş olduğu özgüvenle cevap verdi:

“Yani kolay kolay yanılmam.”

“Dertsiz olduğumu mu düşünüyorsun?”

“Hayır, öyle demek istemedim.”

“Ne demek istedin?”

Zavallı hasta sağlam kayaya çarpmıştı. Her zaman böyle olduğunu düşünüyor, övgülerin itibarına sıkışıp bazı gerçekleri göz ardı ettiğinin tekrar farkına varıyordu. Yüzü gülen ve sessiz olan herkes dertsiz sayılmazdı. Durumu düzeltmek için güzel bir açıklama yapması gerekiyordu:

“Aslında kötü bir şey demek istemedim. Herkesin bir derdi vardır elbet, olmaması mümkün mü? Ben sadece eğer bir derdin varsa bunu iyi kontrol ediyorsun. Hayatında duygularına yenik düşüp radikal yanlışlar yapmıyorsun; duruyorsun, kendini dinliyorsun ve bu kadar derdin arasında gülümsemeni ve sakinliğini insanlardan esirgemiyorsun demek istemiştim.”

“Böyle demek istemedin.”

“Gerçekten böyle demek istemiştim. Yani düşüncelerim bunlardan ibaretti. Bazen çok uzun şeyleri kısacık paragraflara sığdırır, sonra anlaşılmayı bekleriz ama yanlış anlaşılırız ya… Zaten yanlış anlaşılmaların en büyük sebebi de yeterince açık konuşmamak değil midir?”

“Öyledir sanırım.”

Durumu kurtarmıştı, savaşı tekrar kazanmıştı. Şimdi kazandığı savaşın saygınlığını talep edecekti. Kıza bir soru soracak ve cevabı alacaktı, çok emindi:

“İnan bana öyledir. Peki, özel değilse canını sıkan nedir?”

Kız tekinsiz gözlerle baktı. Emin olmadığı her halinden belliydi. Biraz durdu, dalgalar bu sırada sertliğini hissettiriyor, martılar gereksiz çığlıklarını sürdürüyordu.

“Bir babam varmış.”

Çoğunlukla geriye dönüp baktığımızda hayatımızdan keyif aldığımız anlar dışında diğer her şey çok cahilce gelir. Ve her insan, cahilliğinden iğrenebilir ve bu yüzden çok yoğun bir acı çeker. Bizim zavallı hasta, kızın bu söylediğini duyduğu anda önceki söyledikleri üzerine büyük bir pişmanlık duyuyor ve ızdırap çekiyordu. “Bir babam varmış.” sözü beyninde çın çın çınlıyor ve başını ağrıtıyordu. Çünkü kızın söylediği şey üzerine bir sürü çıkarım yapılabilir, fakat kızın ruh haline bakılırsa bu çıkarımların hiçbiri mutlu sonla bitmezdi.

“Nasıl yani, anlamadım.”

“Bir babam varmış, bugün öğrendim. Benimle görüşmek istiyormuş.”

İşte bu tam olarak nefretlerin ve sevinçlerin aynı anda yaşandığı zaman.

“Peki sen görüşmek istiyor musun?”

“Yıllardır bu anı bekliyordum biliyor musun? Bir babam var ve beni görmeye gelecek. Hangi baba kızını ulu orta bırakıp çekip gider ki? Bence beni seviyordur. Gitmesinin bir sebebi vardır diyordum hep. Annem babamdan nefret ediyor, haklıdır belki ama ben neden etmiyorum bilmiyorum. İnsan çocuğunu sever değil mi?”

“Sever tabii ki, neden sevmesin?”

“Bence babam da beni seviyordu. İnsan âşık olunca gözü kör olur derler ya, sadece âşık olduğu kişiyi düşünür. Onun için her şeyi ne gerekiyorsa ne pahasına olursa olsun yapar ya… Ben babamın bir şeyler uğruna çekip gittiğini düşünüyorum. Annem hiçbir şey anlatmıyor neden gittiğiyle alakalı. Bu yüzden hep iyi şeyler düşünüyorum onun hakkında. Aşk gaddarlıktan uzak değildir ki. Dışarıdan bakılınca yaptığı şey gaddarca evet ama belki de çok ama çok gerekli bir sebebi vardır.”

“Görüşüp her şeyi öğrenmelisin.”

Bizim hasta çocuk, kıza duyduğu aşkı bir rafa kaldırmış ve kızın bu zamana kadar eksik hissettiği duyguyla ilgilenmeye başlamıştı.

“Korkuyorum.”

“Neyden?”

“Ya yeterince gerekli bir sebebi yoksa? Ondan nefret etmek istemiyorum.”

“Bu kadar bekleyip kavuşmak istediğin şeye gitmezsen, kendinden nefret etmez misin?”

“Bundan da korkuyorum.”

Karşılıklı ilişkilerde bir taraf çoğu zaman kişisel bakıp çok fazla acı çektiğini düşünür. Hatta çoğu kez nefretin hat safhada olduğu anlarda karşı taraf da acı çeksin diye canla başla çalışır. Ama kız bütün ömrü boyunca eksik büyümüş olmasına rağmen acı çektirmek istemiyor ve en mantıklı kararı vermeye çalışıyordu. Bu zariflik bizim hasta çocuğu derinden etkiliyor ve duygularını hazmetmek için içinde büyük bir savaş veriyordu. Eğer bu savaşı kaybederse neler yapacağını tahmin bile edemiyordu. Bu arada kız kararını vermişti:

“Yarın onunla görüşeceğim.”

“Umarım güzel geçer.”

Bizim hasta, kızla dert ortaklığı kurduğu için rahatsızlık duyuyor, fakat bunu yapmayı bırakmayan insani duyguları için onur duyuyordu. Kızı evine kadar bıraktı ve güzel bir gün geçirdiği için teşekkür etti.

Gece biter, yeni bir gün başlar. Yeni günler ardı ardına gelir ve geçer. Aradan tam dört ay geçmiş, kızın babası kanserden ölmüş, son bir kez kızına sarılmak istediği için görüşmek istemişti. Kız bu görüşmeyi reddetmediği için huzurlu hissediyor, fakat alıştığı babasız hayatına tekrar döndüğü için kırılmış hissediyordu. Babasının onu neden terk ettiğini babasından da öğrenememişti. Ama yüz kızartıcı bir şey olduğunun farkındaydı. Fakat bununla ilgilenmiyor, yargılamıyordu. Çünkü kıza göre aşk, verilen tüm hükümlerin üstündeydi.

Bizim zavallı hastaya ne oldu diye soruyorsun, duyuyorum. Öncelikle aşkından sarhoş olan insanlar benim gözümde zavallı bir hastadır. Aşk dediğimiz şey gördüğümüz değil, görmek istediğimiz üzerine kurulur kendimce. Ve bu kurduğumuz kurgu; duygulara kapılıp hayatımıza aldığımız yabancı insanlardan medet bulup, hissettiğimiz duyguları en iyi şekilde değerlendirme arzusu ile yaptığımız komik bir oyundur. Aşkınız yüzünden tanımak istediğiniz insanın bir yabancı olduğunu anladığınızda, harcadığınız vakit ruhunuza ufak çaplı bir ızdırap olarak geri döner ve hayatınıza devam edersiniz. Aşkın estetik kuralları yoktur. İnsan belleğinde zaman zaman çıkan parazitlerden ibarettir. İnsanların iyi, zarif, sakin, anlayışlı olması, kesinlikle ilişki kurabileceğimiz anlamına gelmez. İki ruhu birleştiren şey davranışlar değil, hayat görüşleridir. Fevkalade bir insan bile hayat görüşünden dolayı bazı insanları kendinden uzaklaştırabilir. Bu kötü bir şey de değildir. Bizim zavallı hasta duygularına yenik düştüğü için kendini suçluyor, mantıklı olanın ne olduğunun farkına varamıyordu. Kızla hâlâ duygusal bağ kuruyor, hayatını kendine zindan ediyordu. Elbet bir gün farkına varacaktı. O günü istemese de bekliyor, bu sorumluluğu istemese de kabul ediyordu. Ve unuttuğu, unutacağı gün elbet gelecekti. Bu hayatta her şeyin gelip geçici zevklerden ibaret olduğunu anlayacaktı. Belki de anlamayacaktı… Bazı insanlar bazı şeyleri anlamadan ölürler. Belki de tanrı bu durumu anlaması için ona hiçbir fırsat vermeyecekti. Belki de gecenin kör semalarında kaybolacak, belki de kendini bulmaya adadığı hayatını bir aşk uğruna mahvedecekti. Peki buna değer miydi? Bilmiyordu…

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Ağır Vasıta

- Herkesin yaşadığı sorunlar kendince büyüktür demek, empati kuramayan sığ düşünceli insanların sığındığı bir kalkandan ibaret. - Ağır konuşuyorsun Hugo. Daha kibar konuşabilirsin. - Konuşmuyorum! B

 
 
 
Bir Pesimistin Düşü

Bir gül bahçem olsun istiyorsam önce niyetlenmeliyim. Yolumun aktığı yerde gözümü alamayacağım bir nehir geçmesini istiyorsam acıdan bağıra bağıra ağlamalıyım. Yolum güneşli, karanlıktan soyutlansın i

 
 
 
Derme Çatma Bir Keder

Bir sonbahar sabahı, güneş ışığının önemini yitirdiği bir anda, saçlarından keder akan ama bu kederin ağırlığını taşıyamayan bir kız sessizliğin içinde varlığını belli eder. Derme çatma bir evin banyo

 
 
 

Yorumlar


  • Instagram

© 2026 by Çağrı Işık.

bottom of page