Bir Pesimistin Düşü
- Çağrı Işık
- 1 Haz
- 8 dakikada okunur
Bir gül bahçem olsun istiyorsam önce niyetlenmeliyim. Yolumun aktığı yerde gözümü alamayacağım bir nehir geçmesini istiyorsam acıdan bağıra bağıra ağlamalıyım. Yolum güneşli, karanlıktan soyutlansın istiyorsam, uykusuzluktan kan dolmalı gözlerim. Beklentiye girmeden, ‘’nerdeyse olacak’’ demeden bitirmeliyim bu işi. Ama kimi kandırıyorum. Açık konuşmalıyım. Bir gül bahçesi istiyorsam, yalansız olmalı bu. Çünkü varlık ve yokluk arasındaki tüm gerçeklere, yani…hayata karşı, beklentilerim kapandı. ‘’Neredeyse’’ diye bir kavram yok. Yoruldum… savaşmaktan, kanıtlamaktan, tahammül etmekten, umarsızca insani ilişkilerin taklidinden, neşeyi oynamaktan, tutkuları yaş bir odun ile tutuşturmaktan, ağlamaktan, insanlardan ve en çok da kendimden yoruldum. Uzun uzun, derin derin nefes alıyorum. Bir bıçak, parmak uçlarında sessiz sedasız batıyor, yavaşça. Kaburgalarımın arasına sıkışan düşüncelerim, gece yarısı tüm bedenimi sancıdan ve acıdan inletiyor. Çığlıklarımı kusamıyorum. Karamsarlaşıyorum. Ve evet… kabul. Utanmadan söylemem gerek. Bu bir hayat ve kurgu bitti… Gerçek hayat kemiklerimi sızlatıyor… Düşüp kalmak sadece bir tesadüf… Aklımın almadığı her şey tesadüf. Birinden emin olmak bir kuşku, yüz üstü uyumak bir utanç, arkana bakmadan koşmak bir kurtuluş, hep bir kaçış, hep bir kovalama, nereye böyle? Cevap az, sonuç cimriliğin cebinde. Yüzüm arka cebimde izole bir sükûnette… Sahi bir şey soracağım…Yüzleşmek utançtan mı başlar?... Başladığımız yeri sorgulamak bir buluş, kaldığımız yeri unutmak bir huzur… Hep bir çıkış yolu aramamızın sebebi kendimizden mi başlar, yoksa kendimizi mi başa sararız? Asıl soru şurada başlar. Neden kendi fikirlerimizle yatıp kalkıyoruz? İnsan birlikte düştüğü karakteri ile rekabete mi girmeli? Hayır. Karakterine odaklanmalı ve değer vermeli… sonra İnsanlara bakmalı ve sorgulamalı. İnsanları neden bu kadar ciddiye alıyoruz. Cevap şu… evet… cevabı bizde bilmiyoruz. Bunun farkına vardığımda beynimden bir çığlık yükseldi. Sonra o sesi bastırmak için araştırdım. Shakespeare’den Ostrovski’ye kadar okudum. Haliyle böyle durumlarda sürpriz bir etki arıyorsunuz. Bir aydınlanma hayal ediyorsunuz. Umutlanıyorsunuz ama nafile. Umutsuzluğun soğukluğu farklı tonlarda beliriyor. Karanlığın her zaman aynı, aydınlığın sadece bir hayal ürünü olduğu anlaşılıyor. Ama hepimiz tüm renklere hakimiz değil mi? Cehennem ateşinde kavrulmuş yeşil, dünyadaki tüm narin kadınların ellerinden geçmiş kahverengi, kaba saba adamların içkilerindeki hardal sarısına kadar yansıyan tüm gölgeler dahil renkli fikirlerimiz var. Peki neye yarıyor? Kısa yoldan cevapla… ama cevabı kendinde arama … çünkü; öz eleştiri çaresizliğe yol açar. Asıl soru şu, aydınlanmaktan kastımız ne? Kitap okumak mı? Peki okuduğunuz kitapta şu sözcükleri yazan toy bir genç sizde nasıl bir sayfa açabilir ki? Ya da nasıl bir etki bırakabilir? Bütün bunları düşünmek yerine belki de bir kez olsun sorgulamadan anlatmalıyım. Sorgulayan, yargılayan birisi olarak size bu kavramların zararlarını anlatayım. Sigaranın zararlarını anlatır gibi… Hayatı boyunca ayna önünde yüzünü toparlamaya çalışan bir tiyatro oyuncusu düşünün. Sahneye çıkıp oyununu bitirdikten sonra seyircilerin dedikoduları başlıyor. Oyuncunun aynası parçalanıyor ve tüm ruhlara hâkim olan bir psikiyatr, aynanın parçalarını bir yapboz gibi oyuncuya toplattırıyor. İnsanın dağıttığını insanın toplamasını gereksiz, yorucu ve baş döndürücü bulan oyuncuya Psikiyatrın cevabı basit kalıyor.
- Alışmalısın, sadece yaşamak için değil. Gülüp, eğlenebilmek içinde alışmalısın.
Oyuncu yargılamak ve sorgulamak arasında bir yerde kalıyor. Ve Psikiyatra;
- Belki de tüm insanlar özgür iradenin ideali altında sıkışmış, yalnızca dillerinden çıkması için tüm kelimeleri sarf etmiş bir yanılsamadır.
Psikiyatr tam olarak anlayamadığını dile getiriyor.
- Bir insanın birinde, dış güzelliği ile iç güzelliği arasında bir nokta yakalamaya çalışması oldukça güç.
Psikiyatr;
- Düşündüğün yargılar seni daha da düşünmeye itebilir. Yargıları yargılamak seni ileriye götürmez yalnızca ilkelleştirir. Geçmiş toplum, yaşanmışlıklar, düşünce yapıları birçok kişiye ilkel gelebilir. Yalnız ilkel kavramına biraz gelecekten bakarsak şu an yaşadığımız toplumunda fazlasıyla ilkel olduğunu anlayabiliriz. Düşünmek seni geliştirebilir. Ama ilkel bir toplumun bireyi olarak yargılarsan, dünyadan aldığın karşılık kısıtlı olabilir. Yapman gereken şey ilkel bir toplumun bireyi olarak yanılsamaya düşmemektir. Yaşadığın dünyaya ilgi duymalısın. Çünkü bastığın topraktan, görebildiğin en ufak ayrıntıya kadar fark edemediğimiz renkli fikirler, olağanüstü işler ve iradeli bir yaşamı farkında olmadan elinden kaçırmış olursun.
Oyuncu uzun bir süre sessiz kaldı. Kendi içinde bu konuyu tartıştı ve tartışmayı kazanan tarafın olmadığını fark etti. Aslında oyuncu söyleneni anlamıştı. Fakat çoğu kişinin de bildiğine göre asıl zor olan anladığını uygulayabilme kısmıydı. Aynanın karşısına geçti tekrar yüzünü toparladı. Sahneye çıktı ve oyununu oynadı. Aynı şeyleri her gün tekrarladı. Özgüvenli bir sanatçıya beklemek aykırıdır. Alışmayı bekliyordu. Ama beklemek yetmez. Alışmak için ya kabul etmesi gerektiğini ya da vazgeçmesi gerektiğini fark etti. Rest çekmeliydi belki de. Tüm olanlara karşı gelmeliydi. Çoğu er asker rütbeli olmayı hayal eder. Bir oyuncunun hayalleri de yaptığı işten keyif alabilecek kadar değer görmesidir. Hayat bir kurgu mudur? Oyuncu sahnede farklı bir kurgu mu yaratır? Evet, çoğu oyuncu için bu böyledir. Sizden de her zamanki hayatınızdan çıkıp farklı bir kurguda yer almanızı, oyun bitince de narin ellerinizi birbirine vurmanızı ister. Bahsettiğimiz oyuncu en sonunda sadece değer görmeyi diler. Şimdi kameranızı geniş bir açıya alın ve oyuncunun seyirci koltuklarına koyduğu o küçük altın çerçeveli aynaları fark edin. Fikirlerimle, düşüncelerimle aynen bu oyuncu gibi savaşmaktan sıkıldım. Kendimi her seferinde telkin ederek uyku uyumaya çalışıyorum.
- Bugün güzel, ferah bir uyku uyursam, yarın çok daha güzel bir gün yaşarım öyle değil mi?
Uykum ile kumar masasına oturmaktan sıkıldım. Ama, ‘’Kusursuz bir uyku kumar masasından geçer’’ her gece sayıkladığım tek cümle. Gece uykuya dalmadan önce aklını darmadağın eden düşünceler yüzünden yatağında savrulurken. Düşündüğün ne varsa, iyi veya kötü bir karar verdiğin anda rahat bir uyku uyuyabilirsin. Kararın iyi mi kötü mü olduğunu düşünürken verdiğin savaş, yatağında savrulmaktan seni bir öteye götürebilir. Daha da kötüye. Bu yüzden tercihlerin her zaman kusursuz olmak zorunda. Kusursuz olmasa da sana öyleymiş gibi hissettirmesini sağlamak için çabala. Tabi… şimdi düşünüyorum da kusursuzluğu aramak, en büyük aptallığım oldu. Kendi karmaşıklığımda boğulmak üzereyken yardım eli olarak kusursuzluğu tercih etmem… aptal kafam! Asıl kusurlu olanda bu ya. Kusursuzluğun dünyasında herkes yalnızdır. Tabi… bu herkes için değişkenlik gösterebilir. Kendimce benimseyerek söylemem gerekirse bu kavramı yalnızlar bulmuştur. Yalnızlığın dışında kusursuzluk, yanlış kararlar aldırır. Kusursuzluk yüzünden yanlış kararlar veren, hayatı taş duvarlar arasında, acı ve anlamsızlıkla geçmiş bir adamı anlatacağım. Sabahın kaç olduğu belli belirsiz bir şekilde uyanan Yaşlı Lucy, göz çapaklarını baş parmağının gövdesiyle ovuşturdu ve yeni bir güne merhaba dedi. Güneşin ilk ışıklarında, Sarı yuvarlak cismin neye yaradığını bilmeden ondan rahatsız olup mağarasından çıkmamaya karar verdi. Havanın belli belirsiz olduğu bu günlerde, bir gün sağanak yağmurlu, diğer gün güneş zarif sıcaklığını hissettiriyordu. Bu durumda mağaranın iki farklı durumda da onu koruyacağını düşünerek içeride kalmaya karar verdi. Ayakta durmaktan yoruldu ve sırtını gözünü kestirdiği taş duvarlara yaslamayı düşündü. İlk yasladığı seferde taşların pürüzlü olmasından rahatsız duydu ve çözüm yolu olarak yer değiştirmek istedi. İsteğini hızlı bir şekilde gerçekleştirdi fakat tekrar aynı durumla karşı karşıya kaldı. Çaresini düşünürken dışarıya göz ucuyla baktı ve karanlık bölgenin, ağaçların altında da olduğunu fark etti. Gölgeye doğru hareket etti ve sırtını pürüzsüz bir ağaca mutlulukla yasladı. Huzurlu bir şekilde ağacın altında uyuya kalan Lucy’nin anlına ufak bir yağmur damlası düştü. Yağmur yavaş yavaş şiddetini arttırırken yaslandığı ağacın onu koruyacağını düşünerek orada kalmaya devam etti. Fakat ağacın yaprakları, düşen yağmur damlalarını zarif bir şekilde üzerine bıraktı. Bütün gece karanlıkta yolunu bulamadığı için ıslanmış, aklına yağmurun hızı daha da arttığı sırada bir fikir gelmişti. Daha önce avladığı hayvanların derisinden yaptığı elbiseleri çıkarıp tepesini olabildiğince kapattı. Bu durum onu yağmurdan tamamen korudu fakat üşümekten kendini alıkoyamadı. Sabaha kadar üşüyen Lucy. Güneş doğar doğmaz son hızla mağarasına geri döndü ve pürüzlü kayalıklara yaslanıp güzel bir uyku uyudu.
Lucy günümüzde olsaydı eminim bana şu teselliyi verecekti, kusur dediğin şey ihtiyacın doğrultusundaysa asla dokunma. İhtiyaç değil, keyif doğrultusundaysa biraz sorgula. Keyif değil, kural doğrultusundaysa bunu asla kabul etme. Kusur bir kural olamaz. Çıkış yolumu kusursuzluktan yana kullanmamın devasa acısını parmak uçlarıma kadar hissettikten sonra kurtulmanın başka yollarını aradım. Bir arayış serüvenine girdim. Ve kendimde bir şey fark ettim. ‘’Hayır’’ diyemiyorum. Hiçbir şeye… bana zararı olan olmayan hiçbir şeye hayır diyemiyorum. Sadece kendime karşı gelebildiğim bu davranışımın, başka insanlar üzerinde daha yıkıcı olduğunu okumuştum. Hayır diyemediği yüzünden, açlıktan ölen insanlar, katil olanlar, köle, madde satıcılarına yardım ve yataklık edenler bile varmış. Sadece tek bir kelime yüzünden bu duruma gelen insanları hayal edince tüylerim diken diken oluyor. Peki bunun suçlusu kişinin kendisi mi yoksa, hayır dedikten sonra memnun kalmayan ve bu memnuniyetsizliğini ufak çaplı gazaba dönüştüren insanlar mı? bunun cevabını bilmiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum. Hayır diyemeyen biri olarak, yaptığım iyiliğe karşı bana güzel bakmak yerine halk dilinde, ‘’enayi’’ adı altında yaftalanmaktan çok sıkılmıştım. Neyse ki şu an böyle bir sorunum yok, artık kaldırım taşlarına meydan okuyabiliyorum. Hayır diyebiliyorum ama yalnızca duygusuz insanlara. Çok ama çok basit bir konuyla bu durumu özet geçmek istiyorum. Sizden ihtiyaçları için bir miktar borç isteyen birini düşünmenizi istiyorum. Ve ne kadar zorlukta çekseniz hayır diyemediğinizi hayal edin. Şimdi verdiğiniz o kâğıt parçasını geri alamadınız… burada suçlu olan kim? Bir huyum yüzünden hayır diyemeyen ben mi, yoksa borcuna sadık kalmayan bir insanoğlu mu? Bu durumu yaşadıktan sonra zihnimi düşüncelerimle nasıl rahatlatmıştım anlatayım. Borcuna sadık kalmak kimilerince kabul olmasa da bence erdemliktir. Borcuna sadık kalmaktan kastım ödemeyi yapması değil. Ödemeyi yapmasa bile borcunun ona ait olduğu bilincinde hareket etmesidir. Hayır diyemememin sebebi ikiye ayrılıyor. Gerçekten ihtiyacı var ve ona destek olmam gerek, hayır dersem benim hakkımda kötü düşünecek. Bu ikisini düşünerek sergilediğim davranışla ‘’enayi’’ olarak yaftalanmak bana anlamsız geliyor. Kimileri bana bu gözle bakabilir. Ya da başka şeylerle yaftalayabilir. Peki… kandırılana enayi demektense, kandıran kişiye neden baskı uygulanmaz? Böyle söyleyince basit geliyor. Hatta içinizden çoğu kişi bu yazdığımı anlamsız bulabilir. Burada önemli olan şey örnekler değil. Sonuç… Ufak bir yerin üzerine basmadan geçmezsek tabi. Enayiliği bırak demek, diğer kişinin yaptığı eylemleri haklı çıkarmaktır. Toplum, ben ve bizim gibi enayi olabilseydi; komik bir komedyenin söylemiyle, dünya daha güzel bir yer olabilirdi. Fakat böyle bir toplumda nereye ayak basacaksın? Enayilikle ilgili kişisel gelişim kısmını atladıysak hikayeme kişilikli insanlarla devam etmek istiyorum.
Çok uzun bir süre, zamanın sessizliğinde. Düşündüm, düşündüm kafa patlattım. Tüm dertlerim bitti ve ben bir derdime bin dert ekledim... Cevabı bulmuştum ama çözümü bulamadım. Uzun bir süre hiç kimseye ‘’Hayır’’ diyemedim. Kötü biri olmaktan…ya da enayi olmaktan…Çünkü her şeyi kafama alan ben iyi şeyleri ruhumdan defediyordum. Rahatlamak için her yolu deniyordum. Her zaman olduğu gibi bunların yanı sıra… bir nebzede olsa, yok olmayı düşünmek beni daha da rahatlatırdı. Ya da olmamak, hiç var olmamak çok daha huzurlu olurdu…Neden hep böyle oluyor? Bir sorunun çözümünü bulamamışken, neden üst üste cevapları alt üst olmuş sorular soruluyor? Yorulmamak elde değil, çözümde elden gelmiyor. Bir taş kadar ağır hissediyorum. Kendi kendimi hapsetmiş, sonbahara hasret kalmış biri olarak tabiatın kokusunu soluyorum. O iğrenç kokuyu… tabiatın kokusu bana kendimi hatırlatıyor. Bir anlık öfkeyle hayır demek üzereyim. Tutmalı mıyım kendimi, ya da tutunmalı mıyım kabullenişlere? Bilmiyorum, ama yalnızca ufak bir fikir, bir buluş, bir kaçış… Lev Tolstoy’un da dediği gibi ‘’ insanın kendini böyle bir ümitsizliğe kaptırması normal bir şey olamaz’’. Bu ümitsizliğim beni başka karanlıklara, haykırışlara sürükledi ve neyse ki dediğim çoğu kaçış yolum arasında ufak bir kıvılcım yükseldi.
Neyse ki intihar diye bir şey var. İntihar etmekten bahsetmiyorum. Sadece bunu düşünmek bile son derece iyi geliyor. İntihar herkesin yapabileceği bir şey değildir zaten. Çünkü intihar gerçekleştiğinde korku artık yoktur. Ölümün kıyısından sessizce gelen korku, bu duygunun en büyük derecesidir. En çok ateşlendiren şeylerden birisi de bilinmezliktir. Bilinmezlik ölüm ile bazı durumlarda iş birliği içerisindedir. Mesela, İnsan ruhunu tabiata teslim ettikten sonra ne olduğunu kim açıklayabilir. Kuran’a bakarsak öldükten sonra kıyamet gününde canlanacağız. Hıristiyanlık inancına göre Tanrı’nın lütfunu kazananlar Hz. İsa ile cennette karınlarını doyuracak ve sonra beraber yaşayacak. Kazanamayanlarınsa sonu belli. Reenkarnasyon kavramına inananlara görede, öldüğümüzde yeni bir bedende dünyaya geleceğiz. Ve saymadığım dinler, kitaplar… Söz veriyorum, bu kitapta tanrıyı sorgulamayacağım. Bilinmezlik dünyadaki tüm canlıları korkutabilir. Bilmediğimiz yüksek bir ses, aniden gelen sarsıntı, hatta karanlık bir yolda yürürken bile bilinmezlik korkusuna kapılabiliriz. İntihar eden bir insan önce bilinmezlik korkusunu yener ve ardından intihar işlemini gerçekleştirir. Aslında konu tam olarak bilinmezlikten ibaret. Eğer sorarsanız… korkuyu yenmek cesaret midir, çılgınlık mıdır? Bilmiyorum... Siz ne derseniz o olsun. Bende her ikisi de yok. Ama yalnızca düşünmek… öldükten sonraki bilinçsizliğe ulaşmak son derece iyi olurdu. Yaşım haliyle geçti, çocuk olamayacağıma göre. Bilinçsiz olabilmek için ya akıl sağlığımı yitirmem gerek ya da ölümü en acısız şekilde tatmak... ee herkesin de bildiği üzere çocuklar bilinçsizdir. Korku denen acımasız bir duyguyu tatmaları zaman alacaktır. Bu yaşınızda ateşle oynamanın sakıncalı olduğunu eminim hepiniz biliyorsunuzdur. Ama bunu bilinçsiz biri yapabilir. Aşırı bilinç düşünmeye iter. Ve ateşle oynamamak, düşünerek bulduğum bir farkındalık. Genel anlamda bunları düşünürken, çok düşünen insanların gündelik hayatında saçmaladıklarını fark ettim. Hele yazmaya hevesli olan kişilerin. Oflamaktan sıkılırmışçasına bir cümle kurmak istiyorum. Bu hale gelmemin sebebi ne olabilir! Kendim mi? o zaman kendimden nefret ediyorum. Kendi kendimin komasında yaşıyorum. Ne olacağını biliyorum. Bu yüzden karamsar bir sükûnetle karar vermem gerek. Çürümüş göz kapakları, kavrulmuş parmaklar, uykusuzluk ve yazmak olan hayatımın tam ortasında duran çaresizlik, umutsuzluk, baskı ve sayamadığım onlarca, yüzlerce duygu, bir demircinin dövdüğü kızdırılmış ok parçasını kaburgalarımdan içeri ağar ağar, yavaş yavaş batırıyor. Acı hissetmiyorum. Korkutuyor beni. Artık gülmek sadece bir palyaçoya yakışıyor. Ağaçtaki kuşların cıvıltısı, rüzgarla birlikte gelen yaprak sesleri bana çocukluğumu hatırlatıyor. O çocuğun fikrindeki tüm renklerin yüzü kızarır. Zikri karlar kadar beyaz. Unutmak hatırlamak kadar kara, hatırlamak unutmanın peşinde. Benliğimi gücendirmeden karar vermem gerek. Komada uykunun tüm güzelliğini hatmedip ardında yalnızca ayak izleri bırakmak mı, yoksa mücadele edip kendi ayak izlerini bilinçli yaratmak mı? Düşüncelerim özgür şimdi, çünkü seçim benim elimde…Yazmak da bir hayli öyle…
Yorumlar